Slovakya Dağlarında Birkaç Gün..

Efendim selamlar!

Ayı tarafından fark edilmeden ve yenmeden tekrar yola ulaşabildiğim için oldukça memnundum. Topuklarımla kıçımı kırbaçlarcasına kendimi ana yola atmıştım ve hayat yeniden yaşanabilir bir yer gibi görünmeye başlamıştı sdhjfs. Normalde yola bu kadar erken çıkmazdım tabi ama toto korkusundan dolayı baya erken çıkmıştım. Gezegendeki en hızlı kamp toplama işlemini gerçekleştirmiş olabilirdim. Gece çöken sis yeni yeni kalkıyordu, huzurlu bir hava vardı. Gece boyunca üçbuçuk attıran seslerden sonra huzurlu olmama ihtimali de yok sanki. Dibimden 180km hızla kamyon geçse bile dün geceki kadar korkacağımı sanmıyordum. Ama geçmesin tabi. Ne gerek var şimdi.

Kendimi Garmin’in kollarına bırakmış, sabah sakinliğinin tadını çıkarıyordum. Tırmanışlı köy yollarından, sisleri yararak giderken, sağ tarafımdaki ormanlık alandan yine derin bir bağırma sesi geldi ama bu sefer korkmadım, çünkü bunun bir geyik sesi olduğunu düşündüm. Korkudan ziyade, yüzümde bir hayranlık ifadesi belirdi. Sonradan öğrendiğime göre geyiklerin ve ayıların bağırışları birbirlerine çok benzermiş. Sabah duyduğum sesin geyik olduğuna emindim, çünkü bir yakarış içerdiğini hissettiriyordu. Çiftleşmek için düz duvara tırmanan bir erkek geyiğin yakarışı, ergenlik zamanlarımdan biliyorum sdhuf. Dün gece duyduğum sesler daha vahşiydi. Üzerinden uzunca zaman geçmiş ve götü kurtarmış olmama rağmen, yanılmış olmayı, o bağıranın geyik olmasını ve boşa korkmuş olmayı dilerim. Ayı korkusu böyle bir şey beyler. İhtimalini yaşamış olmayı bile istemezdim.

Bakın mesela, bu fotoğraf o gecenin sabahından. Gözler uykusuzluktan şişmiş ama yüzünde, ayı tarafından yenmediği için bir gülümseme var (yüzünde yaşam izleri vardı..). Ayı tarafından yenmediğimde mutlu olurum. İnsanın mutlu olmak için bahaneye ihtiyacı mı var..

Neyse!

Sisler içindeki köy yollarından geçip, tekrar şehre ulaştığımda, Garmin’in bana yine kazık attığını gördüm tabi. Normalde geçen yazıda bahsettiğim, sağ tarafı tarlalık ve dere yatağı olan yolu takip etsem, dümdüz yolda taş çatlasa 5-10 kilometre sonra aynı noktada olacaktım ama Garmin, bana 25 kilometre civarı yol yaptıran ve 550 metre rakıma tırmandıran yolu tarif etmişti. İlahi Garmin sdjfsd. Neyse, o yoldan gitmesem, geyik sesini duymayacaktım. Olaylara iyi yanından bakmak lazım. Geyik lan bu. Harika bir şey değil mi? Sabahın ilk ışıklarıyla bisiklet sürüyorsun ve yan tarafında, ormanda serbestçe dolaşan bir geyik bağırıyor. Muazzam. Ayı bağırınca muazzam değil ama. Aq ayının. Gitsin ötede bağırsın piç. Neyse.

Banksa Bystrica’ya pek mesafem kalmamıştı, olabildiğince eğlenerek gidiyordum. Fazladan bir 10-15 kilometreyi büyütecek değildim. Geyik değil de ayı çıksaydı büyütürdüm ama şimdi büyütmüyorum. Tepkilerimizi, yaşadıklarımızın kendi bakış açımıza göre olumlu ve olumsuz yanlarına göre belirliyoruz. İnsanoğlu aşırı piç değil mi ya dsfdhs

Köy yolundan indikten sonra ulaştığım ilk kasabada beni bir Partizan anıtı karşıladı. Kurban olduğum, pek seviyorum bu anıtları. İkinci dünya savaşında yapılan kahramanca savunmayı ya da uğranılmış büyük bir katliamı temsil eden bu anıtları, genellikle şehrin girişine ya da en yüksek yerlerine koyuyorlar ki, bu milletin faşistlerden ne çektiğini ve faşistlerin hakkından nasıl gelindiği hep görülsün, unutulmasın. Çek diyarlarında bu anıtlardan hiç kalmadığı için üzülmüştüm ama burada tekrar görmek mutlu ediyordu. Tura çıkış amaçlarımdan biri, eski Yugoslavya’nın anıtlarını dolaşmaktı nihayetinde.

550 metre rakım tırmanmış, köy yollarında dolaşmış, ayak üstü kahvaltı bile etmiştim ama saat hala çok erkendi. Göt korkusundan nasıl erken kalkıp kaçmışsam, saati daha 10 bile edememiştim. Yol üstünde gördüğüm bir fast food restoranında (bu alana reklam verebilirsiniz ahjsajhda) durup, kendime kahve ısmarladım. Sadece bira içmiyoruz yani. Arada bir su ve kahve de tüketiyorum.

Saati öğlen yaptıktan sonra tekrar yola çıktım. Yol üzerinde gördüğüm şirin mekanda bir bira patates kombinasyonu yaptıktan sonra, Garmin’in beni yine anayoldan saptırmasına müsaade ederek, ufak bir tırmanış sonunda anayolun 500 metre ötesinden, paralel ama daha yüksekten giden bir yoldan ilerlemeye başladım. Garmin genelde böyle itlikler yapsa da, bazen güzel sonuçları olabiliyor. Burada da karşıma eskilerden kalma bir anıt denk geldi, orada da biraz zaman geçirdikten sonra, Banska Bystrica’ya ulaştım.

Ne kadar eğlenip zaman geçirmeye çalışsam da erken varmıştım. Duşan hala çalıştığından, gelişi birkaç saati bulacaktı. Bu süreçte etrafı gezdim, bira içtim, beleş internet bulup emikledim. Bu zamana kadar gezdiğim tüm ülkelerin, tüm şehirlerinde mutlaka bir meydan vardı. Bir köşesinde kilise, etrafında kafeler, barlar, restoranlar, meydanın ortasında bir anıt/heykel; sadece yayaların kullanımına açık koca bir meydan. Hem mimari açıdan, hem sosyal açıdan çok güzel görünüyor bu meydanlar. Bizim Ortadoğulu zihnimizle yaptığımız şehir plancılığını düşününce biraz sövüyorum. Güzelini yapamadığımız gibi, Taksim Meydanı örneğinde olduğu gibi, olanı da rezil ediyoruz. Velhasıl ben böyle hasetlik rüzgarları içindeyken Duşan geldi. Daha önce hiç karşılaşmamış olsak da birbirini uzun yıllardır tanıyan iki dost gibiydik. Restoranlardan birinde bir şeyler yedikten sonra, benim kamyonu onun arabasının arkasına yükleyip eve doğru yollandık.

Duşan’ın evde iki tane köpeği var. Ufak ve tüylü piçler. Bir tanesiyle iyi anlaştık ama diğeri orada kaldığım 3 gün boyunca sürekli havladı bana sdhf. Hem korkuyor, hem havlıyor. Sürekli, durmaksızın, isyan eder bir şekilde havlıyor. Bir şekilde sevdim, mama falan verdim ama aramızdaki o köprüleri bir türlü atamadı namussuz. Bir çeşit fakbadi gibi davranıyordu köpek bana. Mamasını verirken iyi anlaşıyorduk, mama faslı bittiğinde ise “sen kimsin köpek!” çekiyordu. Neyse.

Duşan, müthiş bir misafirperverdi. İngiltere’den Slovakya’ya döndükten sonra kendi işini kurdu, şimdi tesisatçılık yapıyor. Bu süreçte bir beyin kanseri hastalığı yaşadı ve şu an bunu tamamen atlatmış görünüyor. Fotoğraflardan bildiğim Duşan’dan çok daha zayıf birini görünce biraz şaşırmıştım ama hastalığın sonuçlarından daha yeni yeni sıyrıldığını da görebiliyordum. Geleceğim için planlar yapmış, orada kaldığım üç güne de müthiş aktiviteler koymuştu. İlk gün gelir gelmez, eşyaları bıraktık ve yürüyüşe çıktık. Banska Bystrica çevresi tepelerle çevrili bir şehir. Bu tepeler, Tatra dağlarının uzayan etekleri. Duşan, yürümeyi, dağları çok seviyor. Hastalığı sebebiyle uzun zamandır yürüyememiş. Eşi de yürümeyi pek sevmediği için bu özlemini gidermek için beni kullandı biraz sdhjfjs Şikayetçi değilim tabi. İlk gün civardaki tepeleri dolaştık, mantar bulmaya çalıştık. Mantar toplayıcılarının genel özelliğidir, kokusunu alırlar mantarın. Mantar çıktığı yerin rengine uygundur, bilmeyen göz zaten göremez ama görmesen de kokusunu alabilirsin. Bizim köyde pestik mantarı dediğimiz mantarlardan birkaç tane bulduktan sonra eve döndük. Bisiklet sürmeye alışkın kasları yürütünce biraz zorlandım tabi. Duşan da sağolsun, allahsızca yürüyor, dağdan dağa sürdü, tepelerde kırmızı yanaklı Heidi gibi koşturdu beni.  Eve dönünce köpek tarafından yine havlamalarla karşılandım. Mantarları dilimleyip, kurumaya bıraktık. Ekolojik yaşamı sizden öğrenecek değiliz.

Ertesi gün, Duşan beni ikinci dünya savaşıyla alakalı bir müzeye götürdü. Slovak partizanların faşistlere karşı direnişini konu alan, o zamanlardan kalma kıyafetler, silahlar, rozetler falan olan bir müze. İkinci dünya savaşı konseptli yerleri seviyorum. Savaşın sonucunda faşistlerin kıçlarının tekmelendiğini bilmek mutlu ediyor beni. Elbette Almanlar içinde de zorla askere sürülmüş, gitmek istemediği için öldürülmüş, işkence görmüş, eli zorlukla tetiğe giden birçok insan vardı ama savaş böyle bir lanet işte. Savaşma seviş mottosunu tekrar hatırlatalım. Neyse.

Müzeden çıktıktan sonra, eskiden bir maden köyü olan ve şu an müze gibi bir yer haline gelmiş bir köye gittik. Köy gerçekten çok güzeldi. Adını hatırlamıyorum tabi. Gezgin takipçilerim unfollow. Köyün tepelerinde dolaştık, ormanlık patikalarından yürüdük. Romantik miyiz neyiz anlamadım.

Akşamı evde Slovakça dizi izleyerek ve köpeğin bana havlamasıyla geçirdik. Köpekle harika anlaşıyorduk. Prensipli bir piçti. Asla vazgeçmiyordu. Aramızdaki buzları eritmek için her şeyi yapıyordum ama o benden nefret etmeye devam ediyordu. Sekerek, zıplayarak havlıyordu. Havlarken sevmek, dokunmak, iletişim kurabilmek için elimi uzattığımda korkuyordu ama havlamaktan da vazgeçmiyordu. Geriye doğru zıplayarak havlamaya devam edip, kendince yeterli bir mesafeye ulaştığında, zıplayarak havlamaya ve atarlanmaya devam ediyordu. O kadar inatçı bir piçti ki, Duşan’ın eşi köpeklerle birlikte annesine gitmişti, biz de sonradan oraya gittik. Orada bile beni görür görmez havlamaya başladı lanet olası. Beni gerçekten sevmemişti. Götü yese kesin ısırmaya çalışırdı ama piç olduğu kadar da korkaktı işte. Hayat ona acımasız davranıyordu, bu yüzden onu mazur görüyordum. Hem atarlı olup hem korkak olmak sıkıntılı bir iştir. Kendimden biliyorum. sdjhf.

Ertesi gün erkenden kalktık, çünkü gün, dağlarda sürtme günüydü. Tatra dağlarının küçüğüne tırmanacaktık, zirvelerden zirvelere akacaktık. Bahsettiğim gibi, Duşan tam bir dağ adamı. Adamı bırak bir dağın tepesinde tırmansın, yürüsün, kaysın. Mutlu mesut bir adam olur. Hastalığı sebebiyle uzun zamandır dağlardan uzak kalmış ve bu, iyileştikten sonra ilk yürüyüşü olacaktı.

Tatra dağının eteklerine ulaşıp, oradaki bir tesiste arabayı bıraktık ve zirveye giden patikadan tırmanışa başladık. Ben bir önceki günün gazıyla “acaba mantar falan bulur muyuz” diye bir yandan etrafa da bakıyordum ama adam aşırı prensipli. Burası doğal koruma alanı olduğu için mantar bulsak da alamayız, onlar hayvanların dedi ahahe Dar patikadan bir süre tırmandıktan sonra artık etrafımızda ağaç kalmamıştı. Hava sisli olduğundan pek bir şey göremiyorduk ama her şeye rağmen atmosfer nefisti. Patikadan bizim gibi yürüyen bir çok insan vardı ve enterasan bir şekilde, bazıları sırtlarında devasa kütükler taşıyorlardı. Kütükler patikanın kenarlarında istifliydi ve yukarı çıkanlardan totosu yiyenler, bir tanesini yüklenip çıkarıyorlardı. Çünkü yukarıda bir dinlenme/geceleme noktası vardı. İçeride sürekli ateşi yanan, restoran tarzı bir yer. Kışın fırtınaya yakalanma durumu vs olursa, insanlar burada kalabiliyorlar. Dolayısıyla yukarı taşıdıkları odunlar, aslında kendileri için.

Dinlenme noktası olan restorana ulaştığımızda havadaki sis devam ediyordu. 1750 metre civarlarındaydık. Restorana girip, lahana turşusundan yapılmış, bol baharatlı nefis bir yerel çorba içtik. Bu çorbayı genelde özel günlerde yaparlarmış. Oralara yolunuz düşerse deneyin ama düşmeyeceğini bildiğim için adını not etmemişim. Gidince sorarsınız sdjf. Yanına enerji niyetine bir rakija ve yeşil çay sonrasında, yürüyüşe devam ettik. İlk hedefimiz 2046 Dumbier zirvesiydi. Patika çok güzeldi, yürüyüş açısından oldukça kolay bir rota. Büyük kısmı taşların üzerinden, bir kısmı da toprak yoldan yürünüyor. Tabi sürekli tırmanış olduğu için bir yerden sonra ister istemez insan yoruluyor.

Etraf sisle kaplıydı ama yine de içinde bulunduğum manzaradan aşırı memnundum. Dağ yürüyüşleri her zaman çok sevdiğim bir aktivite ama buranın ambiyansı çok acayipti. Sağımız dik uçurum ama aşağısı sisten görünmüyor, solumuz ise aşağıya doğru sert bir eğim ve orası da sisten görünmüyor. Her ne kadar görünmese de, orada derin bir yükseklik olduğunu hissedebiliyorsun ve göremiyor olman, seni daha da geriyor. Bilinmezlik korkutur.

Chopok zirvesine de ulaştıktan sonra, teleferik bölgesine ulaştık. Ben de, Duşan da oldukça yorulmuştuk. Duşan’ı daha fazla yormak da istemiyordum açıkçası. Dönüşü teleferikle yapmayı teklif ettim, bence o an en geri çevrilemez tekliflerden biriydi bu. dhfsdg Teleferiğe binip, bulutlar arasından sallana sallana aşağı indik. Eğer yetişebilseydik, Slovakya Buz Hokeyi Liginden bir maça da gidecektik ama yetişemedik. Buz hokeyi maçı izlemek de zevkli olabilirdi. O ufacık pak’ı nasıl görüyorlar aq. Ben bahis aldığım maçları -evet, buz hokeyine bile bahis yapabiliyorum, tam bir gembılır- bilgisayardan izlerken, ağır çekimde bile göremiyorum o şerefsiz pakı. Neyse, yetişemedik nihayetinde. Buz hokeyi maçı da izlemeyiverelim. Bugün oturdum düşündüm, bu yüzden hala bir şey kaybetmemiş olduğumu fark ettim. Gitseydim de muhtemelen bir şey kazanmazdım. Sizin için de bir mahsuru yoksa, buz hokeyi konusunu kapatmak istiyorum.

Eve döndükten ve bir köşede huzurla uyuyan köpeğin beni görünce sinir krizleriyle gece boyunca havlama nöbetine girmesinden sonra, Slovakça diziler izledik. Ertesi gün tekrar yola çıkmak için eşyalarımı hazırladıktan sonra yattım. İyi dinlendim, iyi gezdim.

Ertesi gün, içinde ayıların olduğu ve bunun oldukça doğal karşılandığı bu ülkeden olabildiğince hızlı bir şekilde çıkma niyetindeydim.

7 Yorum
  1. sabitkamera dedi ki:

    Yazı uzun, fotoğraf var, metin akıcı. Uzun zaman sonra yazı yazıldığında kızılabilecek noktalar ustalıkla tamamlanmış.
    Sözü Osman Bey’e bırakıyorum.

  2. Ömer dedi ki:

    Abi ev arkadaşımın kedisi de beni sevmez seni çok iyi anlıyorum ahajan güzel yazı abi keyifle okudum

  3. Ercan öz dedi ki:

    Gezi yazılarına verdiğin uzun aradan sonra tekrar yazmaya başlamakla iyi yapmışsın. Devamını beklerim.

  4. Otman dedi ki:

    Yazınızı hasretle okudum. 2 gün sonraki yeni yazi heyecanla bekliyorum (:

Cem Kılıçarslan için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir