Karadağ’ın İyi Adamları

Efendim selamlar!

Kaldığımız yerden devam.

Rozaja’nın neredeyse tamamı müslüman. Çok düzenli, güzel evleri olan ve muhteşem doğası olan bir şehir. Şehir dediğime bakmayın, burası için şehir. Bizim memlekette anca ilçe deriz biz. Orada yine hostel bulma umuduyla ara sokaklarda dolaştım. Bir ara sokaktan çıkarken, bir kasino önündeki eleman el salladı, yine normalde yapmayacağım gibi yanlarına gittim. Selam falan faslından sonra, Türk olduğumu söyledim. Bir tanesi Türkiye’de İstanbul Üniversitesi’nde okuyormuş ve Türkçesi haliyle çok iyiydi. Kalacak ucuz yer aradığımı söyledim. Hemen arka sokaktaki restoranı tarif ettiler. Alt taraf restoran, üst tarafı odalara bölmüş kiralıyor. Hemen oraya gittim ve iki günlük oda kiraladım.

İki gün Rozaja için fazlaydı. Çok ufak bir yerdi ve gerçekten bir süre sonra sıkıldım. Çamaşır yıkayıp, sevdiceğimle konuştum bol bol. Restoran kısmı sadece ızgara kafasındaydı. Yiyebilecek yerel bir şey var mı diyorum, kebap diyor herif dslkjfsda. Lan olm, o bizim yerelimiz, sen bana buranın yerelinden bahset. Yok. Tavuk, köfte falan yedik iki gün boyunca. Sonradan öğrendim ki, adam da aslen Suriye’liymiş. Olmayacak duaya amin demişiz. Yalnız buradaki porsiyonlar fena büyük. Bir köfte geldi tabak kadar. Yanında da tepeleme patates kızartması.

Çıkış yapacağım sabah erkenden uyandım. Bisiklet restoranın kapalı yerinde olduğu için ahalinin uyanmasını bekledim ama kimsenin kalkacağı yok gibiydi. O sırada kapıda duran kişi bana “Türk müsün” diye sordu, yine tanıdık bir ses duymanın sevinci yerleşti yüzüme. Sedat abi, babadan buralı ama zamanında Türkiye’ye göçmüşler. Şimdi kendisi buraya iş yapıyor. Haftada bir kez bu bölgeye gelip, tekrar Türkiye’ye dönüyor. Bana kahve ısmarladı ve beraber sohbet ettik. Bölge ve Türkiye hakkında konuştuk. Her aşamasından zevk aldığım, öğretici bir sohbet oldu. Saat 7’de çıkmak için hazırlanmışken, saati 10 yapmıştım ve yine sıcağa kalmıştım. Bazen böylesi gerekiyor, bazen böylesi daha keyif veriyor.

 

Güzel sohbet sonrası tekrar yola koyulmuş ve hedefi Kolasin olarak belirlemiştim. Berane’ye kadar gidip, oradan sonra dağ yolundan Kolaşin’e geçme niyetindeydim. Rakım biraz 1450’lere çıkıyordu ama yolu da yaklaşık 40 kilometre kadar kısaltıyordu. Kolaşin’de de tura anlam katan anıtlardan biri vardı. Muhteşem bir doğa içinde Rozaje’den çıktım, sürdüğüm en keyifli rotalardan biriydi. Arada aklımı götümden çıkaracak kadar uzun bir tünel olsa da, yol çok keyifliydi. Tünel, 1117 metre uzunluğundaydı. İçeriye girdiğinizde, sanki sürekli bir tren geçiyormuş gibi yüksek bir ses, duvarlardan ve tavandan akan sular, kaotik bir ortam vardı. Tünele girerken tavan ışıkları olduğunu gördüğüm için ön ışığı takmadım, arka ışığı yaktım ama tünelin tam ortalarında sadece 30 metrelik bir kısımda ışıklar yoktu ve sadece o 30 metre bile benim kıçımı tavana vurduracak kadar tırsmama neden oldu. Tüneller, bisikletçiler için her zaman kabustur ve böylesi de düşman başına. Buna benzer bir tane de Romanya’da var, Transfagarasan geçidinin sonunda ama oraya vize tarihleri yüzünden gidemedim. Belki dönüşte diyelim. Delilik bedava. 30 metrelik ışıksızlıktan götü tavana vuran adam, tünelin tamamı ışıksız olan geçide gitmek istiyor. Siz de beni ciddiye almış okuyorsunuz sdalkjfs. Deli miyim lan ben?! Sanırım evet.

 

Lokve Tüneli

Neyse.

Tünelden geçtikten sonra Berane’ye geldim. Burada bir benzincide durup içinden saç çıkan yumurta yedim. Bu arada söylemem lazım, buralarda kola, biradan daha pahalı. İnsanları alkole teşvik ediyorlar sadfkls.
Berane şehrinin içinden, haritadan işaretlediğim yoldan dağa doğru sürmeye başladım. Daha yolun başındayken karşımdan gelen bir tır, üzerime doğru ışıklarını yaka yaka, selektörleri çaka çaka ve biraz da üstüme süre süre geliyordu. Lan noluyor huammına derken kendimi kenara attım, tır yavaşladı, şimşek işaretleri ve geri dön, gitme, gittiğin yol, yol değil, demeye çalıştı. Hava gerçekten iyice kararmış, bulutlar gökyüzünü kapatmış, uzaklardan gelen şimşek sesleri ortamı germeye başlamıştı. Tüm verileri ortaya koydum. Yağmur geliyor, şimşek okey, kamyoncu dön dedi, önümde 1450 rakıma ulaşacağım bi 40 km var. Peki, devam ediyorum. sdaljfasd.

Devam ettim.

Kamyoncudan sonra birçok araba geçti yanımdan, hiç biri bana “geri dön, ÖLECEKSİN HIHIHI” demediği için ben kendi kendime cesaret yükledim. Sadece yukarı çıkan dört tane piçin olduğu bir araba durdu yanımda. Nereye gidiyorsun dedi, Kolaşin, dedim. “Marijuna mı içtin aq” dediler ve anıra anıra gülerek devam ettiler. Bak bu kırıcıydı. sdajlfdas.

Yine de dönmedim. Devam ettim yola. Vadide ilerliyordum. Muazzam bir manzara ve doğa içindeydim. Derken bir şimşek çaktı. Vadi, güzel manzara, doğallık, nehir, kuşlar, böcekler. O ses vadide nasıl yankılandı, kaç dakika sürdü bilmiyorum. Tek bildiğim, “Cem olm, kaç kaç” nidasıyla ani bir hareketle gidonu çevirdiğimdi.

Yüzde 10’luk eğimleri çıktığım gibi şimdi geri iniyordum. Aşağı indim, durdum, haritadan başka nasıl giderim diye baktım. O sırada “marijuana”cı gençler yanımdan geçerken “noooldu lan keko” dercesine camdan çıkıp benimle dalga geçtiler. Olsun. Hayat bazen böyledir.

Yolu uzatıp Bijelo Polje üstünden Kolaşin’e gidecektim. Başka şansım yoktu. Normalde dağın üzerinden geçecektim ama şimdi etrafından dolaşıyordum.


Bijelo Polje civarında artık saat akşam üstü 5’e gelmek üzereydi ve kamp yapacak bir yer bulmam gerekiyordu. Bir benzinlik görünce orada kalmak istediğimi söyledim. Kabul etmediler. Saçma sapan, inşaat atıklarıyla dolu bir yer gösterdiler. Yola devam ettim. Nasıl olsa bir yer bulurdum. Bir başka benzinliğe denk geldim. Oradaki pompacıya yaklaştım. Buralarda nerede kamp yapabileceğimi sordum ve adam bana evini tarif etti. Evini diyorum lan, evini. Müthiş bir şey bu. Kaçınız yapar bunu? O sırada geçen yeğeniyle beraber beni evine yolladı adam. İki kardeş bir evde altlı üstü oturuyorlar. Bir kardeş pompacı, diğeri bahçeyle uğraşıyordu gittiğimde. Normalde ne iş yaptığını bilmiyorum. Çok kibar bir şekilde karşıladılar beni. Sofralarına davet ettiler. Yemeklerini paylaştılar. Muhteşem bahçelerinde çadırımı kurdum.

Bahçe muhteşem diyorum ama, muhteşem kifayetsiz kalır. Lime nehrinin tam kenarında, evin arkasında bi 100 metre kare civarı kullanım alanı bırakılmış, nehrin kenarına kadar olan 500 metre kare civarı yere de bahçe yapmışlar. Biberler, domatesler, meyve ağaçları. Adam, çocuklarını tanıtır gibi tanıttı ağaçları ve sebzeleri bana. İki tane de dünya tatlısı domuzları var sdalkfs. Dünya tatlısı domuz. Olm harbi tatlılar lan. Adam kendi elleriyle yemek hazırladı domuzlara, yemeği verdiğinde “domuz gibi yemek” deyiminin gerçekliğini anladım. Adamlar acımasızca yiyor ya. Koca leğen var ama birbirlerini itekliyorlar daha fazla yemek için sdkjfsd. Ben kendilerini fotoğraflarken bir de güzel osurdu hayvan sdlkjfsad. Resital resmen.

Neyse.

Beni bahçeye yollayan pompacı abi 🙂

Beraber yemek yedik, bira içtik, akşam oynanan Almanya – İtalya maçını izledik. Kendi yaptığı Rakija dedikleri içkiden içtik. Rakija, bizim rakı gibi değil, shot bardağında, sek olarak içiyorlar. Erik ve armut var içinde yanlış anlamadıysam. Sırbistan’da yaşayan ve buraları çok iyi bilen Adım Adım Seyahat sitesinin sahibi Güneş beni daha önceden uyarmıştı, sakın shot diye hızlıca vurma diye. Bittikçe yenisini koymak istiyorlar. Ben çok yavaş içtiğim için ve bira sevdiğimi söylediğim için çocuğunu yollayıp bira aldırdı benim için. Müzik yaptı, şarkı söyledi. Yaşadığım en güzel deneyimlerden biriydi. Yabancı gibi geldim, bir dost olarak ayrıldım oradan. Ben de kendilerine teşekkür olarak yanımda taşıdığım purolardan verdim. Her zaman çok iyi anılarla hatırlayacağım insanlar olacaklar. Adreslerini de aldım, döndükten sonra onlara bir şeyler yollayacağım.

Yine çok erken kalktım ama ev ahalisiyle vedalaşmadan ayrılmak istemediğim için yine geç saate kaldım yola çıkmak için. Olsun, değerdi.

Breza Partizan Anıt ve Mezarlığı

Kolaşin’e kadar olan bölümde yine muazzam manzaralar geçerek Kolaşin’e ulaştım. Buraya gelmek istememdeki ana amaç işaretlemiş olduğum anıtlardan birisinin burada olmasıydı. Şehre girer girmez tabelalar beni Breza Partizan Anıtı’na yönlendirdi. Ara sokaklardan geçip Partizan mezarlığına ulaştım. Ortada büyük bir anıt, arkada bir sürü mezar vardı. Kapının üstündeki kırmızı yıldız, yüzümde bir gülümseme yarattı, istemsiz.
Mezarlıktaki bekçiyle beraber anıtı gezdik, bir şeyler anlatmaya çalıştı ama tabiki anlamadım. Dilimizdeki ortak kelimelerde Partizani ve Tito vardı. Fotoğraflar çektikten ve anı olarak iki kartpostal aldıktan sonra oradan ayrıldım ve şehir merkezindeki diğer anıtları görmeye gittim.

Partizan Anıtı

Bu şehirde çok fazla Partizan anıtı var. Meydanda efsane bir anıt ve yapı daha var. Ara yollarda orada hayatını kaybetmiş partizanlar için dikilmiş ufak mezar taşları var. Bunun dışında Kolaşin, Karadağ’da gördüğüm en güzel şehirdi. Yeşilliği, tarihi muazzamdı. Aynı zamanda Bjelica kayak merkezine de yakın olduğu için kış aylarında kayak turizmi açısından yoğun bir yer.

Meydandaki yapıyı incelerken, otelin yanında oturan birisi bana el yapıp yanına çağırdı. Yapıyı inceleyip geleceğimi söyledim. Otelin önünde oturduğu için otelin sahibi olabileceğini düşündüm. Otel demek pahalılık demek. İşim bitince isteksizce yanına gittim. Nerede kalacağımı sordu, henüz karar vermediğimi söyledim. Ucuz bir yer işini görür mü dedi, ne kadar ucuz dedim. 15 euro, dedi, ben bisikletle geziyorum, aslında 10 euroluk yerler daha iyi olurdu dedim. Tamam o zaman ben sana 10 euroya vereceğim yeri dedi. Oğlunu arabayla beni alıp otele götürmesi için aradı. O otelin önünde sadece bira içiyormuş, beni kendi apartına yönlendirdi. Bu sırada nereden geldip, nereye gittiğim hakkında sohbet ettik. Odaya yerleş, mutfağı kullan, dolapta bira var, istediğin gibi içebilirsin diyerek beni şaşırtmaya devam ediyordu. Oğlu geldi ve beraber otellerine gittik.

Oğlu Stephan beni odaya çıkardığında çok şaşırdım çünkü oda gerçekten muhteşemdi. Hatta oda bile demek doğru olmaz. Ufak çaplı bir suit odaydı. Girişte koca bir bölümü ve dört yataklı ayrı bir odası vardı. Mobilyalar falan oldukça keyifliydi. Vay arkadaş dedim, yine dört ayağının üstüne düştün. Duşumu aldım, üzerimi değiştirdim. Aşağı indiğimde Stephan ve otel sahibi Prika’nın kardeşi Radoje ile birlikte oturduk, bira içtik sohbet ettik. Planlarımdan bahsettim. Sonra beni çeviren Prika geldi, onunla da bira içtik, bana gitti kendi elleriyle yemek yaptı. Adamla pazarlık yaptık ama adam, tüm bu yaptıklarını ücretsiz, sadece istediği için yapıyordu. “seninle oda için anlaştık, artık benim misafirimsin, istediğin gibi yiyip içebilirsin” demesi tokat gibi çarpmıştı. İki gün üst üste bu kadar iyi insanla karşılaşmak travmatikti. Ya ben şanslıydım, ya da buradaki insanların geneli böyle iyi insanlardı.

Prika

Karadağ, karşıma çıkarttığı iyi insanlarla beni şaşırtmaya devam ediyordu. Sedat abi, Duşan ve Prika, Türkiye’de kaybettiğimiz o insaniyet duygusunu bana gösteriyordu. Her gece suratımda büyük bir sırıtma ile uyuya kalıyordum.

Sonraki hedef Podgorica olacaktı.

İlk yorum yapan sen ol!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir