img_20160830_181352

Slav Diyarlarına ve Ucuzluğa Dönüş!

Alman topraklarında son günüm olduğunun bilincinde uyandım. Bu, Euro kullanan bir ülkeden çıkıp, bambaşka bir para birimine geçeceğim ve aynı zamanda müthiş Alman biralarına da veda edeceğim anlamına geliyordu. Müthiş Alman biralarından ayrılacak olmak insanı üzüyor olsa da, Çekya biralarının da fazlasıyla övüldüğünü biliyordum tabi. Aynı zamanda çok daha ucuz olacağını tahmin etmek zor değildi. İçimde buruk bir sevinçle sınıra doğru sürmeye devam ederken, “ulan nasıl olsa son günüm, bir süre de Euro’ya ihtiyacım yok, şöyle adam gibi bir biergarten bulayım da, hem normal bir yemek yiyim, hem de son kez Alman biralarından gömeyim” diye düşündüm. Malum, Euro korkusundan sadece makarna, muz, nutella falan yer hale gelmiştim ve artık bünye yüksek sesle farklı bir şeyler yemek istediğini haykırıyordu.

Velhasıl, yol üzerinde geçtiğim kasabalardan birinde biergarten görünce hemen daldım içeri ama hiç olmadık şekilde bahçe bomboştu. Sağa gittim, sola gittim en sonunda birini gördüm. “Sen yetkili bir abiye benziyorsun” edasıyla yanaşınca, mekanın restorasyonda olduğu cevabını aldım. Kırk yılda bir restorana girelim dedik, onda da kapalısını bulduk. Böyle de bahtsız bir bedeviyimdir yani. Yine kaldık yani makarnaya. Yol kenarında uygun bir yerde durup, gerekli besinleri depoladıktan sonra, Çek diyarlarına arsızca sürmeye devam ettim. Yeni bir ülkeye gireceğim zaman arsızlaşıyorum sdfjs.

Evvelki gün de fazladan nakit çektiğim için, Euro bölgesinden çıkmadan marketten alış verişimi yapayım dedim. Şimdi “ya Çek diyarında kur daha düşüktür, oradan neden alışveriş yapmayı düşünmedin?” diye düşünenler, soranlar olacaktır. Hadi çekinmeyin, sorun! O güne kadar birçok ülke değiştirdiğim için, öğrendiğim şeylerden biri de kur ne kadar değişse de fiyatlar arasında çok bir fark olmuyor. Atıyorum bir bira Almanya’da bir markette 1 Euro ise, Çek diyarında ise 20-25 koruna falan ediyor (1 Euro = 26 Koruna). Benim parite hesabım hep bira üzerinden yürüyordu dsflasd. Markete girince hemen bira fiyatlarına bakıp, içler dışlar çarpımıyla hangi ülkedeysem o ülkenin parasının Euro karşısındaki değerini çözebiliyorum 😛 Yine uzattık ama bunlar önemli. “Ay Çek diyarında daha uygundur” falan diyip, o tarafa geçene kadar aç kalma diye yazıyorum bu kadar. Neyse, marketten alışverişimi yapıp, üzerimdeki Euroları tükettim.

Sınıra doğru ilerlerken, yine her sınırda alıştığınız o bilindik sınır geçme tedirginliği sardı bünyeyi. Tamam, diğer taraflar saf Avrupaydı ama burası Çek Cumhuriyeti işte (gerçi ismi de değişmişti adamların, artık Çekya diyeceğim), daha önceden gelmediğim ülkeler olduğu için her seferinde bir tedirginlik, bir gerginlik oluyor. Tabi bunda mevcut siyasi krizlerin, savaşların mülteci sorunlarının da etkisi var. Tura çıkmadan önce her yerde “artık sınırların kontrol edildiğini” okumuştum. Ancak yine her zamanki gibi tüm sınırlar açıktı. Artık benim Çek diyarlarında olduğumu belirten tabelayı ve köprüyü elimi kolumu sallaya sallaya geçmiştim. Sınırı geçtikten hemen sonra bunca zamandır geçtiğim ülkelerde hiç olmayan bir şey gördüm: Duty Free! Bayılırım Duty Free’lere dslfsds.

img_20160831_114323

Bir Duty Free görünce, şeytan tarafından dürtülmeme gerek yok. İçimdeki en naif duygularla yönleniyorum o tarafa doğru. Bir sürü harika seçenek arasından bütçeme en uygun olan ve tadını da beğendiğim Gentleman Jack (sadece 18 Euro idi sanırım) abimizden bir taneyi zulaya indirdim. Almanya sınırına sadece birkaç yüz metre olduğu için Alman abiler, kendi memleketlerinde 8-10 Euro civarında olan sigaraları buradan tanesi yaklaşık 3 Euro civarı fiyatla KOLİLERCE alıp memleketlerine dönüyorlardı. Ne gümrük var, ne kontrol. Yüklen yüklenebildiğin kadar. Tabi ben her zaman tedarikli bir piç olduğum için birden fazla alkol almadım. Yük olmasının yanında, ileride kontrol falan çıkar, boş yere uğraşmayalım dedim. Bakınız ne kadar saf bir insanım. Sınırı geçmişsin arkadaş, daha neyin kontrolü asdfsda. Viskiyi çantaya indirip ilerledikten sonra, yol üzerinde mini mini Duty Free’ler, sigara bayileri, kasinolar, gece kulüpleri bana eşlik etmeye devam ediyordu. Üzerinde DAŞ gibi Çek ablaların fotoğraflarının olduğu kocaman bilboardlar Çek diyarlarının ne kadar sevgi dolu olduğunu gösteriyordu safaskjs.

DCIM100MEDIA

Pansiyonlar, mini oteller, butik oteller, NON STOP ibareli gece kulüpleri, “ara beni, boya beni” tarzı afişlerle, “nereye geldik lan?!” kafasında ilerliyordum. Hava kararmaya yakın sayılırdı ve ufaktan bir kamp yeri olayına girmek gerekiyordu. Yine o bilindik sorun, ilk girdiğin memlekette ilk gün kamp yapma gerginliği de kendini göstermeye, sessiz ve derinden içimi gıcıklamaya başlamıştı tabi, hiç durmaz namussuz.

Sınırı geçtikten sonra tırmanmaya başlamıştım. Eğim çok sert olmasa da sürekli bir çıkma hali, aralarda minik inişler ve tekrar çıkışlar şeklinde ilerliyordum. Yol kenarında benzinci görünce, ihtiyaç molası vermek için girdim. Orijin Avrupa topraklarından çıkmanın en güzel yanı işte, benzincide market var, markette bira var. Yerim böyle marketi ben. Çek biralarının en çok övülenlerinden biri olan ve belki de en bilineni olan Pilsner Urquell görünce, denemek için bir tane aldım, bundan sonraki bütün ülkelerde benzincilerin olmazsa olmazı kamelyaya oturdum ve Çek diyarlarındaki ilk saatlerimi, Çek diyarının en ünlü birasıyla kutladım. Ucuzluğu kucakladım. Bira, benzinlik olmasına rağmen -benzinlikler memleketten de bileceğiniz üzere, her zaman azıcık da olsa pahalıdır- sadece 1 euro civarıydı dsfjksd. Celebration bitches!

DCIM100MEDIA

Pilsner Urquell, içtiğim onca enfes Alman birasının ardından bana Bomonti gibi falan geldi. Bildiğin kezzap gibi yani. Bu ney lan?! diye bir tepki verdiğim doğrudur. Birayı hızlıca bitirip, havayı karartmadan bir kamp yeri bulmak için tekrar yola devam ettim. İstikametim Plzen taraflarıydı, o yol üzerinde, avını kollayan bir aslan gibi sağa sola bakarak ilerlerken, yine bir yan yol görüp oraya saptım. Etraf sakindi ama çadırı kurabileceğim düzlükte bir yer bulmakta zorlandım. İlk başlarda biraz uğraştırsa da, artık havanın da iyice kararıyor olması sebebiyle fazla seçici olmadan bir kenara kurdum çadırımı. Gentleman Jack abimizden iki kadeh yuvarlayıp, Erkan Oğur üstadın harika parçalarıyla uykunun şefkatli kollarına kendimi bıraktım.

Şirin köyünü basma planı yapan Gargamel gibi huzurlu uyumuştum ama rüyamda bir uçak kazası kabusu görüp, “ananskk” diye feryat ederek uyandım. Detaylarını çok anımsamıyorum ama bir uçaktaydım ve düşüyorduk. Düşmeden uyanıp hayatta kalmayı başardım ldsfs. Gündüz sesleriyle çok anlaşılmıyordu ama gece fark ettim ki, çadırı kurduğum yer, ana otobana çok yakınmış ve gece boyunca bitmek bilmeyen tır sesleri beni kabuslara sürüklemiş. Ülke geçişlerinde ister istemez otobanlara yakın sürülebiliyor. Genelde küçük sınır geçişleri, büyük otoyolların hemen yakınlarında oluyor.

DCIM100MEDIA

Ertesi gün uyandığımda Avrupa topraklarında yakamı bırakmayan sümüklü böcekler yine çadırımın her yanını kaplamıştı. Alışılmış senaryoydu, sabah rutiniydi. Sabah yataktan kalkıp, kahve içmek için düğmesine bastığın ketıldı. Yıkadığın yüzündü. Bir beş dakika daha uyuyayım diyen tembel bünyendi o sümüklü böcekler. Her zaman olduğu gibi çekicimle kendilerini uzaklaştırdıktan sonra, tekrar yola koyuldum. Almanya’nın düzlüklerinden sonra Çek diyarları fazlasıyla iniş çıkışlıydı. Neredeyse hiç düz yol yoktu, sürekli iniyor ve çıkıyordum. Garmin’den baktığımda önümde çıkış olduğunu görüyordum ama yol sürekli inip çıkıyordu. Az inip, bol çıkıyordu. Bol çıkıp, az iniyordu. Bir değişikti yani ama çaktırmadan sinir de bozuyordu piç dslssj. Ben yine kendimi Garmin’in kollarına bırakmıştım tabi. Garmin’in maceraperest ruh haliyle yine ana yoldan sapmış, toprak yollara dalmış ve Çek diyarlarının kafir yollarının, minik köylerinin, uçsuz bucaksız tarlalarının ve her yerde karşıma çıkan su birikintilerinin aralarından ve garip isimli köyler ve kasabalardan geçerek Plzen yolunda ilerliyordum. Kasaba isimleri de harbi garip ama. Birkaç tanesinin fotoğrafını çektim de, baktım hepsi garip, sonra bıraktım çekmeyi sadfjkla

DCIM100MEDIA

DCIM100MEDIA

Yine ufak bir kasabaya gelince çevrede çeşme falan aradım ama Çekya’da su bulmanın sorun olacağı daha ilk günden belli olmuştu. Bazı yerlerde sadece tulumbalar görüyordum ama tulumbalar o kadar eski ve kullanılmaz görünüyordu ki, o tulumbalar en son ikinci dünya savaşı sırasında kullanılmış bile olabilirdi. Bir de çevrede gördüğüm su birikintilerinin, derelerin suları hep koyu renkliydi. Buradaki su kaynaklarının pek temiz olmadığı çok net belliydi açıkçası. O yüzden cesaret edip tulumbalara yönelmedim. Suyum iyice azaldığı için bir bar, açık bir kapı görsem diye çaresizce ilerlerken, Avrupa’da neredeyse hiç bulamadığım, o mübarek yapıya denk geldim: BAKKAL dslfs. Hemen bakkala dalıp, içecek reyonlarından suları yüklendim ve kasaya geldim. 4 tane 1,5 litrelik su almıştım, riske girmek istemiyordum. Kasada bir Çek elfi ile karşılaşmayı umsam da bakkal uzak doğulu çıktı. Ulan buraya nasıl geldin, nasıl buldun bu ufacık kasabayı da burada bakkal açtın, siz uzak doğulular gerçekten çok acayipsiniz ya sdlfsa. Suları aldım ama bir anda aklıma gazlı olabilecekleri aklıma geldi ancak ablanın İngilizceyle olan ilgisi, bir Işid’linin evrim teorisine olan ilgisi kadar. Yine maymun atalarımızdan genlerimize işleyen o hareket diliyle anlatma yolunu kullanmaya başladım. Kapağı çeviriyormuş gibi yapıp, PIST” diyorum soru işaretli gözlerle sdfsfsd. Gözünde canlandır o anı. Şöyle kapağı tutmuşum, başımı sağa eğmişim, milyonlarca soru işareti çıkan gözlerle bakıp “PIST???” diyorum dsafasfs. Durumum komik olabilir ama anlatmak istediğimi anlattım. Evet, anlamında kafayı sallayıp, göz işaretleriyle hangilerinden almam gerektiğini söyledi. Göz işaretleriyle gösterdiği şişelerin yanına gidip, el işaretiyle “bu mu?” diye sordum, kafa işaretiyle onayladı. Kapitalizm çağında bir alış verişi, tarih öncesi çağlardaki gibi anlaşarak yapıyorduk.

Suları fullemiş olmanın verdiği mutlulukla tekrar yola çıktım. Çek diyarı insanları da oldukça yoğun bir şekilde dağlarda, bayırlarda bisiklet kullanıyor. Geçtiğim orman yollarında bir çok kez gezintiye çıkmış insanlara rastladım. Teyzeler, dayılar, gençler ve ÜZERİNDE SADECE PEMBE VE  KALP DESENLİ BİR BOXER İLE SÜREN BİR ARKADAŞ, bisikletiyle ormanlarda gezmeler yapıyordu. Almanya kadar yoğun bir kullanım yoktu tabi. Zaten pembe boxer giyen biriyle kimse bisiklet sürmek istemeyebilir (ayrımcılık mı yaptım lan şimdi). Neyse.

Evler çoğalmaya ve trafik artmaya başladığında, Plzen’e girmiş olduğumu anladım. İlk ve en önemli iş olarak para çekip, çadırın kırık pollerini değiştirmem gerekiyordu. Biraz dolaştıktan sonra, çadırımın markası olan Husky’nin mağazasını gördüm, hemen yanında da bankamatik vardı. Çiçek gibi. Hemen kezzap gibi sidik kokulu dükkanın yanına geçip, parayı çektim ve dükkana daldım. Klasik bir outdoor mağazasıydı, biraz bakındım ama komple ya da parça olarak pol falan bulamadım. Görevliye sordum, “bizde öyle bir şey yok” dedi. “E benim sevgili yavşak piç kardeşim, ne bok yiyeceğim ben şimdi?” sdlfas. Dükkandan çıkıp, şehir merkezine doğru devam ettim. Nasıl olsa başka outdoor mağazaları da bulabilirim diye umuyordum, keza Çek’ler kamp konusunda baya hevesliler. Nasıl olduysa ben fiziksel olarak denk gelmesem de memlekette çok sayıda kamp yeri var. Belki de ben göremedim, bilmiyorum. Bakın, o civara gidecek olan varsa, bence bu site onların işine çok yarar. İngilizce desteği olan bu sitede, memleketteki tüm kamp yerlerini, fiyatlarını, ne imkanlar sunulduğunu görebiliyorsunuz. Yine aşırı sağlam bir kamu yararında bulundum. Övün beni.

DCIM100MEDIA

Neyse, ara sokaklardan birinde ufak bir outdoor dükkanı daha gördüm, o arkadaşa sordum, onda da yokmuş ama bana bulabileceğim bir yeri tarif etti. Haritadan güzelce anlattı sağolsun. O tarafa giderken yol üzerinde yine büyükçe bir outdoor mağazası görünce daldım içeri. “Bisikleti kapıda bırakma, onu da içeri al, sıkıntı yok” diyebilecek kadar nazik olan bu arkadaşlar, ellerinde uygun açıda pol olmamasına rağmen baya uğraşıp bana en uygun polleri, farklı boyuttaki pollerden keserek ayarladılar ve üstüne para bile almadılar, hediye ettiler. Bitmiş olan kamp tüplerimi de oradan aldım. Tanesi 259 Koruna yani 10 Euro falan. Ödemeyi yaparken telefonla açık wifi aradığımı fark eden genç, beni kapıya götürdü ve karşıdaki dondurmacıyı gösterdi “bak abi, şu dondurmacıya gidiyorsun, yanında bank var, oraya oturuyorsun, orada açık wifi var, istediğin kadar takıl orada” dedi sdflksa. Sarılıp öpecektim çocuğu. Çok yardımcı oldular sağolsunlar, bol teşekkürlerle oradan ayrılıp dondurmacının yanına gittim. Hazır oturuyorken, bir de dondurma alayım da emeyim dedim. Dondurmanın da bünyeye güç veren bir etkisi var bu arada. Dondurma yedikten sonra baya bi enerji geliyor bana.

img_20160831_181306

img_20160831_181117

Dondurmayı emdikten sonra, karın açlığı kendini gösterdi ve karşımda duran ve wifinin kaynağı olan restoran bana göz kırpmaya başladı. Uzun zamandır restorandan bir şey yemediğim için, polleri de bulmuş olmanın mutluluğuyla kendimi şımartayım dedim ve kamyonu restorana çektim. Sağlam bir hamburger menü ve yanına da güzel bir bira söyledim. O an AŞIRI mutluydum. O mutluluğu nasıl anlatabileceğimi bilmiyorum. Öğle birası beni zaten her zaman mutlu eder ama işleri yoluna koymuş olmanın huzurunun yanı sıra, bu kadar lüks bir yerde bu kadar uyguna yiyip içiyor olmanın etkisi, BELEŞ İNTERNETİN vermiş olduğu o iç gıdıklayan his falan, mutluluğu tavanlara vurdu vurdu indirdi. Çok övülen Çek ablalarını da yakından görmüş olduk tabi, onun etkisi de var, bunu inkar edecek değilim. 😛

img_20160831_181553

img_20160831_181602

img_20160831_182014

Velhasıl, bu saadet dolu dakikaların da sonu geldi ve tekrar yola koyuldum. Plzen’den çıkıp, Pribram tarafına doğru devam edecektim. Niyetim yol üzerinde güzel bir yer bulup kampı atmaktı ama her zaman olduğu gibi bir türlü kamp yeri beğenemiyordum dsflads. 25 kilometre civarı yol gitmiştim ve artık hava kararıyordu ve hatta alacakaranlık kuşağına dönmüştü bile. Yine yaradana sığınıp, anayoldan ayrılan bir yola saptım. İçeride toprak bir yol görünce oraya da girdim ve bir süre sonra sağ taraftaki ormanlık içinde çadırı kurabileceğim bir düzlük görünce oraya daldım.

Sonrası bildiğiniz rutin. Çadır kurulur, makarna yapılır, tencere temizlenmeden bir kenara fırlatılır, bir sigara yakılır ve iki kadeh viski, sakin tonlu müziklerle birlikte bünyeye zerk edilir. Sonra bir yumuşama, geçici bir huzur, arkadan gelen hafif müzikle ağırlaşan göz kapakları ve gecenin bir yarısı uyanıp, yine uyumaya çalışarak sabah etme. sfasksf.

This Article Has 4 Comments
  1. Otman diyor ki:

    Sayın yazar Çek kızlarından bahsedip, bu kadar insansız fotoğraflar çekmeyi size öğreten arkadaşı bir an elimin tersine gelse diye düşünerek güzel yazınıza teşekkür ederiz bu cümlenin sonunu nasıl getireceğimi bilmeyerek konuyu kapatıyorum.

  2. ben robot değilim diyor ki:

    Cemocan yine oldukça keyifle yazdığın belli oluyor, yazarken bile gülmüşsün 🙂 okuyucuyu tutuş kalitesi de iyice oturdu, az buçuklu Palahniuk söylemi sezinledim şurda “Az inip, bol çıkıyordu. Bol çıkıp, az iniyordu.” kıps

  3. Evren diyor ki:

    En son çadır kurulur, yemek yapılır derken marketten aldığım suyu bir açtım gazlı çıktı diyceksin sandım..
    Ehe öyle olmamış neyseki 😛 :))

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir