DCIM100MEDIA

“Akşam Gelsene, Takılırız”

Efendim selamlar!

Kaldığımız yerden devam edelim. Biliyorum, biraz geciktirdim ve bana sövenlerin seslerini buradan beri duyabiliyorum ama idare edin. Leffe yetmezliği yüzünden tıkanma yaşıyorum 😛 Neyse, kaldığımız yerden diyorduk;

Yanımda suyum olsaydı, herhalde bir gün daha kalırdım orada. Manzarası ya da özel bir yanı yoktu ama Almanya’da her zaman denk gelemeyeceğiniz türden bir yalıtılmışlığa sahipti. Geleni geçeni yok, yoldan görülmez, daimi gölgesi var, zemin düz; kamp için gerekli asgari özelliklerin bir çoğuna sahip yani. Tek eksiğim suydu ve çok su tüketen bir adam olmasam da, hayatta yokluğunda en çok sıkıntı çektiğimiz şeyin su olduğu Avrupa topraklarına girdiğimden beri gayet net bir şekilde öğrenmiştim. Yalnızlık hissiyatının da sert bir şekilde ağzımı yüzümü tokatlamış olmasıyla pek isteksiz bir şekilde hazırlanıp, pek isteksiz bir şekilde yola koyuldum.

Günü de aynı şekilde isteksiz bir şekilde sürerek devam ettim. Yine ara yollardan ve orman içlerinden ilerliyor ve karşıma çıkan minik kasaba ya da köylerin içlerinden ya da kenarlarından geçip gidiyordum. Bazı köy ve kasabalarda görülebilecek bir şey, hatta oturup bira içilebilecek bir mekan bile yoktu. Uçsuz bucaksız tarlalar arasında ilerliyordum işte. Günün sonlarına doğru geldiğimde Freystadt kasabasından geçerken kenarda bir bar görünce girip bira molası verdim. Barlarda durduğumda, varsa ilk tercihim koyu/siyah renkli biralar oluyor. Tam damak tadıma göre namussuzlar. Yudumu aldıktan sonra aromasının ağzının tamamına nüfuz etmesi ve o aromasını birayı boğazdan aşağı yolladıktan sonra bile alıyor olmak beni her seferinde mest ediyordu. Her yudumda bir orgazm yaşadığımı hissediyordum, abartmıyorum dsafkjs.

Birayı yuvarladıktan sonra hava da kararmaya yakın olduğu için ufaktan kamp yeri bakmaya başladım. Bulunduğum bölge yine kırsaldı ve etrafım uçsuz bucaksız tarlalarla kaplıydı. Böyle yerlerde kamp yeri bulmak gerçekten çok zor oluyor. Yine tarlaların ortasında ufak bir koruluk görünce bisikleti oraya doğru sürdüm. Bir orman diyemeyeceğimiz kadar ufak bir koruluk olmasına rağmen, amazonları aratmayacak kadar da sık ağaçlarla kaplıydı. İçine dalan toprak bir traktör yolu görünce oradan daldım ve dev ağaçların güneş ışığını sızdırmadığı karanlık ormanın içinde çadırı kurabilecek kadar düz olan bir yer aramaya başladım. Orman o kadar sık ki, dışarıdan görülme ihtimali sıfır ama bu yalıtılmışlık hissi bir o kadar da ürkütücü. Biraz uğraştıktan, çevredeki dikenleri temizleyip, kırılmış dalları toparladıktan sonra kendime çadırı kurabileceğim bir düzlük yapabildim. Standart yemek faslından sonra o geceyi de bu dipsiz bir karanlık hissi veren ormanın içinde geçirmek için çadırıma geçtim.

DCIM100MEDIA

Böyle yerlerde sivri sinekler çok azgın ve vahşi oluyorlar. Haftalık kan stoğunu toplama gayreti içinde saldırıyor piçler. Bir de farklı bir ten, farklı bir kokumuz var herhalde, kasabaya yeni gelen güzel kızın etrafında dolanan kasaba gençleri gibi sarıyorlar etrafımı. Burada kasabanın güzel kızı ben oluyorum sdlf. Herkes bir öpücük alma derdinde.

Gece uyurken bir de hayvani bir yağmur başladı. Ağaçlardan dolayı rüzgar falan yok ama yağmur çok sert yağıyor; çadırın yerini de zoraki ayarlamışız, üstelik pollerden iki tanesi de kırık, çadır iyice kambur duruyor. Bir yandan da “ulan şimşek falan düşer mi?” yusuflaması var. Mecburen yağmurun altında, zifir karanlıkta çıkıp çadırın iplerini gerdirdim, sabah göl içinde uyanmamak için çevresini düzenledim. Bu da minik bir kamu spotudur sayın okuyucu. Oku, dersler çıkar, işini benim gibi şansa bırakma. Avrupa havası her zaman çok dengesiz, havada tek bulut yokken 5 dakika sonra sağanak altında kalabilirsin. Yağmur yağacağını sezersen çadırını açık alana kur. Ağacın dalları yağmuru engeller diye düşünme. Yağmur diner, güneş açar, her yer kurumaya başlar ama ağacın dallarındaki damlalar bitmez, saatlerce inmeye devam eder kafana. Yıldırım düşme riski de cabası. Tam bir baba gibi oldum ya, “dediğimi yap, yaptığımı yapma” sdklfs.

Sabah uyandığımda yağmur dinmişti ama her yer çamur içindeydi. Çadır artık yaklaşık 3 aydır yollarda olduğundan taban bölümünde bazı yerlerinden delinmişti ve oralardan minik damlacıklar içeri sızma yapmıştı. Uygun bir yerde kurutma niyetiyle çadırı o haliyle topladım ve tekrar yola koyuldum.

DCIM100MEDIA

İki gündür bünyemi kemiren bu yalnızlık hissi, zaten oynamaya hazır olan şalteri yine oynatmış ve benim Almanya’nın kuzeyine doğru devam etme isteğimi törpülemişti. O gün uyandığımda aklımdaki tek şey, orijinal Avrupa topraklarından bir an önce çıkıp, kendimi olabildiğince hızlı bir şekilde Slav topraklarına doğru atmaktı. Bünye muhabbet edebileceği insan, ucuza içebileceği bira, fiyat listesinde ödeyebileceği rakamlar görebildiği restoran istiyordu. Velhasıl, uyandığımda niyetim Çekya diyarlarına doğru geçiş yapıp, Pilsen biralarının anavatanı olan Plzen’e uğramaktı. Ucuz biraları gömüşleyip, çadırım Husky’nin üreticisi olan memlekette, kırık polleri de değiştirirdim. Hayat yeniden bana güzel olurdu. Ayrıca en önemli sebep olarak, pek muhterem sevdiceğimle de Sırbistan topraklarında buluşmak için sözleşmiştik ve geç kalmamak için riske girmeden o tarafa doğru gitmek en doğrusu olacaktı.

Gözlerimin önünde ucuz biraların fotoğrafları döner halde yolda ilerlerken, bir anda göğsüme bir şeyin çarptığını ve ardından müthiş bir acının yayıldığını hissettim. Tek elimle gidonu kontrol ederken, tek elimle de göğsüme çarpıp, acıyı vücuda zerk eden o kabartıyı ezdim ve acil bir şekilde kenarda durdum. Tişörtün altından cansız bedeniyle bir arı hayvanı düşmüş, son şakasını da bana yapmıştı. Daha önce de milyonlarca kez arı soktu ama bu namussuzun zehri nasılsa yaklaşık bir hafta boyunca şişliği, kaşıntısı ve kızarıklığı geçmedi. Yabancı memleketin arısı da bir başka sokuyor arkadaş sfks.

DCIM100MEDIA

Bu bölümde Google’ın haritalarından, bisiklet yollarını kullanıyordum ve onun da arada bir sapıttığını söyleyebilirim. İtalya’daki İki Yol yazısından hatırlayacağınız gibi, birkaç kez tarif ettiği yolun artık kullanılmadığına denk geldim. Sonu İtalya’daki kadar acı verici olmadı ama yine de biraz uğraştırdı. Bilmediğin memleketlerde, fazlaca yüklü bisikletle bu tarz durumlara düşmek çok zorlayıcı olabiliyor. Bisikleti kaldırıp bariyer atlatmak falan söylerken çok kolay gibi görünse de gerçekten pis bir iş. Türk aile yapısını bozucu birçok cümle söyleyebiliyorsunuz. Tabi bu cümleler yabancı bir ülkenin kırsalında söylendiği için Türk aile yapısının bundan ne kadar etkilendiğini bilemiyorum sdlflsd

Birkaç bozuk yol sorunundan sonra öğle saatine gelmiş, geçtiğim bir kasabadan aldığım açma / poğaça tarzı yiyecekleri gömmüş ve dünyanın en saçma ismine sahip kasabasına ulaşmıştım: Neumarkt in der Oberpfalz. Yapmayın arkadaşlar, bu ne ya? Şebinkarahisar bile daha mantıklı şunun yanında sadlkfs. Gerçi bizde de çok saçma isimler yok değil. Şereflikoçhisar mesela. Şu ilçenin adının anlamını bir yabancıya anlatamazsın. Gerçi bana da anlatamazsın. Şerefli koçların hisarı mı? Nedir yani? Neyse. Neumarkt in der Oberpfalz isimli kasabaya geldim. Niyetim önce bir markete girip azalan yiyecek stoklarını doldurmaktı. Yol üzerinde Türkiye’den de ismine aşina olduğumuz bir marketi görünce içeri daldım. Üzerimde nakit yoktu, kredi kartıyla ödeyeceğim için ne lazımsa aldım. Bir de gün sonunda farklı bir ülkeye geçecektim. Farklı ülke, farklı para birimi demek. Düzeni bilmemek demek. Bakkal mı var, koca marketler mi var, kartla ödenebiliyor mu? Bunlar hep soru işareti, yok artık falan deme. İtalya’ya Avrupa’nın göbeği dersin ama çoğu yer “canlı” ister, kredi kartı geçmez. Bu sebeple ben de işimi riske atmadan, alacaklarımı aldım ve kasaya geldim.

Kasadaki arkadaş tüm malzemeleri geçirdikten sonra kartımı uzattım ve KOCA markette Visa kartın geçmediğini öğrendim. Vay babayın ya. sdlfs. Tam Türk mantığıyla, “tamam kardeş, sen şunları kenarda tut, para çekip geliyorum” dedim ve banka aramaya çıktım. Yeni ülkeye geçeceğim ve yine para çekmek zorunda kalıyorum. İnsan her hafta farklı ülke ve farklı para birimine geçince bu durumdan gerçekten nefret ediyor. Cebimde az da olsa Bosna, Hırvat, İsviçre paraları bile duruyor hala, şimdi yine Euro çekip, akşamına ülkeden çıkacağım ve o da kalacak cebimde. Bir de nasıl olsa karttan çekiyorum diye neredeyse marketi topladım. Karttan çektirince komisyon girmiyor ama karttan nakit çektiğin zaman bankaya komisyon ödüyorsun. Onu da düşünüyoruz yani bir yandan sdfs. Mini çakallıklar hayatının bir parçası oluyor bir yerden sonra. (amma dağıttım yazıyı ya, ne yazdığımı anlayan varsa ona kalan yabancı paralardan vericem sdfkls)

DCIM100MEDIA

Her neyse. Yine neyse. Nakitle ödedim, çantaları yüklendim ve tam öğle arası saatinde kasabaya giriş yaptım. Minik, sevimli, düzgün bir kasabaydı. Adı dışında her şey normaldi. Bir restorana oturdum ve en siyahından bir bira söyledim. Yan masamda oturan abla önce bisikleti süzdü, sonra beni süzdü ve muhabbete girdi. Nereden gelir, nereye gidersin ey yolcu! Türkiye’ye çok gelmiş, karavanları varmış, baya gezmişler falan. Muhabbet güzel ama ablanın tipi biraz kırık. Serseri ablalardan. Belli ki eski metalci ablalardan. Pogoda herif yıkan ablalardan. Her an sinirlenip tokadı basabilirmiş gibi duran ablalardan. Ablayı kızdıracak bir şey yapmadım ama abla da hiç susmadı. Sürekli bir şeyler anlattı durdu. Giderken de evini tarif etti. “Buradan kalkınca gelsene, takılırız, ot falan da var ;)” , dedi. sdlkjfds. “Ablacım teşekkürler. En yakın sınır kapısı neredeydi?” sfsldfsls.

Öğle arası bittiğinde benim de biram bitmişti ve kalkıp postane aramaya başladım. Turuma respektler yağdıran güzel bir abimizle ufak sohbetten sonra tarif ettiği postaneye gittim. Sayın okuyucu, yine kamu spotuna bağlıyorum, hazır ol.

Sen sen ol, yurtdışından kartpostal hariç ne yollayacaksan parasına kıyıp, takip edebileceğin türden bir posta yolla. Çeşitli ülkelerden birçok posta yolladım ve sadece birkaç tanesi yerini bulabildi. Bir tanesinde sevdiceğim için özel alınmış ve bir turcu için bir hayli fazla ücret ödenmiş Hard Rock Cafe Floransa tişörtü ve Almanya’dan yolladığımda ise yapmış olduğum bardak altlığı koleksiyonu için geçtiğim ülkelerden toplamış olduğum onlarca bardak altlığı vardı. Slovenya’da yaşamış olduğum sağlık sorununun ödeme evrakları vardı ve bunların hiçbiri ulaşmadı. slfs. Maddi ve manevi kaybı çok ağır oldu. Tabi ben eminim ki, bu postaların kaybolmasının tek sebebi bizim -afedersiniz, kibarlaştırarak söyleyeyim- erkek üreme organı gibi çalışan posta işletmemiz. Hayal kırıklığını üzerimden atamıyorum, maalesef.

Postaneyle de işi bitirdikten sonra tekrar yola koyuldum ve bir süre ilerledikten sonra yol kenarında bulduğum uygun bir ormana daldım. Yine karanlık ve kasvetli bir ormandı. Acaba ablaya mı gitseydim? sdjfas

This Article Has 6 Comments
  1. Andaç diyor ki:

    Cem Bey, azıcık müşteriyi bulunca porsiyonları küçülten restaurant gibi siz de hem geç servis edip hem küçük porsiyon veriyorsunuz. Olmuyor.
    Zaten turu aylaaar aylar geriden takip ediyoruz. agsfdhasfd

  2. Keyif Bisikletçisi diyor ki:

    Sesimiz taa oraya kadar gitti demek 😀

  3. Vonali diyor ki:

    Belki bir gün beraber gideriz buralara, ama önce bisiklet binmeyi öğretmen lazım :)))

  4. Otman diyor ki:

    Silivride bisikletli teyse, Çanakkale de su kabaklı teyze, burada otçu teyze. Tüm güzellikleri kendinize çekiyorsunuz sayın yazar.

  5. Selçuk Tanaydın diyor ki:

    Güldürdü :)))
    O değilde güney Amerika da backpacker takılıyorum ama hiç zevkli değil. Balkanlarda bisikletle aldığım zevkin 10da 1i yok. İlerde ben bisiklet bakmaya başlarım buradan 🙂

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir