Lago di Poschiavo

İsviçre Alplerine Doğru…

Koreli geç kalkmış ve üstüne hiçbir şey olmamış gibi, rahatça hazırlanmıştı ve bu süreçte oldukça sıkılmıştım. Zaman geçirmek için etrafta yürüdüm, dün gece gelen domuzun izlerini sürdüm, çadırları kurduğumuz alandan beş metre uzaklıkta çalılar arasında cansız bir şekilde yatan karacaya baktım falan. Bu kadar geç kalkacağını bilsem, muhtemelen çadırı daha geç toplar, biraz bacakları uzatır keyif yapardım. Güzel bir kahve içerdim. Ha kalktı, ha kalkacak psikolojisinde baktığım için kendime bir kahve bile yapmadan öylece takıldım.

Kalkıp sakince hazırlandıktan sonra, tekrar yola koyulduk. Hedefimiz, Tirano’dan İsviçre’ye geçmekti. Tirano’ya kadar yolun profili genel olarak inişti. Yaya yaya gidecektik yani. En sevdiğim şey. Bu istikamette bazı yollara bisiklet girişi yasak olduğundan, niyet ettik sağ sağlim yollardan Tirano’ya varmaya, uyduk hazır olan Garmin’e (namaz kılanlar eqlesin sdjklfas). Hepinizin bildiği üzere Garmin’e uyuyorsan, birçok soru işareti vardır artık hayatında. Bir bilinmeyene doğru yola çıkmışsındır. Okyanusta sürüklenen bir ceviz kabuğusundur. Her gece uyumadan önce, ertesi gün hayatını yoluna sokmaya yemin eden uyuşturucusu bağımlısısındır. Bir şekilde seni hedefe götüreceğinden eminsindir ama o hedefe gidene kadar hangi aşamalardan, nasıl yollardan geçeceğini ancak ulu manitu bilir. Koreli’de de kıytırık bir kağıttan harita var. Ona da güvenemiyorum. Dün gece kamp yaptığımız yerden sonra, onun haritasına güven konusunda çok hevesli değilim. Bir de zaten yavaş gidiyoruz, bir de o sakin tavırlarıyla duruşu, haritayı koyduğu plastik paketi çıkarışı, haritayı çıkarışı, nazikçe açışı, nerede olduğumuzu bulması, yolları irdelemesi, sonra karar vermesi, sonra nazikçe katlaması, paketlemesi, yerine koyması, sakince yola koyuluşu falan iyice bunalımlara sürüklüyor beni. Yani, düşününce yılana sarılmak daha mantıklı geliyor bana. Garmin burada yılan oluyor.

Neyse. Garmin’e uyduk ve uzun süre bisiklet yollarından gittikten sonra ufak bir kasabaya girdik, ara sokaklardan geçip çok sert ve uzun olmayan bir yokuşu tırmanmaya başladık. Ufak da olsa Koreliyle beraber ilk kez tırmanıyorduk ve bu tırmanış bana İsviçre’de neyle karşı karşıya kalacağımı gösteriyordu aslında. İntihara meyilli bir anıma denk gelmiştim muhtemelen, yola beraber devam etmeye karar verirken. Tabi şunu da söylemem gerekiyor. Aslında niyetim Fransa’ya da geçmekti, Fransa’da görmek istediğim yerler vardı ama hepsinden fazlası, Fransa’da yaşayan çok sevdiğim arkadaşım Göktuğ ile görüşebilmekti Fransa’ya gitme isteğimin temel sebebi. Vize başlangıcının geç tarihe çıkması sebebiyle planlar da patlamıştı. Benim Paris’te olacağım tarihlerde Göktuğ da Türkiye’de olacaktı.  Yoksa ben daha Fransa turunun etaplarına bile yetişmeyi hayal ediyordum. Neler neler yani. Neyse. Ufak bir çıkışın sonunda, güçlü bir inişten sonra Tirano’ya ulaştık. Burada alışverişlerimizi yaptık. Koreli 15 ayını tamamladığı turunda, Türkiye’den de geçmişti ve Türkiye ile ilgili aklında kalan en önemli şeyin menemen olduğunu söylemişti. Menemenlik malzemeleri yüklenip, İsviçre’ye doğru giden yola saptık.

İsviçre - İtalya Sınırı

Yol kenarındaki eski tali bir yola girip menemenleri yaptım, güzelce karnımızı doyurduk. Çok başarılı bir menemen olduğunu söyleyemeyeceğim tabi. Yemesini çok iyi bilsem de yapımı konusunda pek iyi olduğumu söyleyemem. Bahane üretmede de iyiyimdir. Tava küçüktü, domatesler iyi değildi, yumurtalar çok sarıydı falan. Anında destan yazarım buraya. O yüzden pek zorlamayın bence. En azından menemene benzeyen bir şey yemiş olduk. Ben de aylar sonra yiyordum, bana da iyi geldi yani. Yemekleri bitirip, tekrar yola çıktık. İsviçre’ye giden yola girdiğimiz andan itibaren yol yokuş olmuştu tabi. İsviçre. Yokuş memleketi. Eğimsiz bir yol pek hatırlamıyorum. Bir süre sonra İsviçre sınırı görünmüştü. İsviçre AB üyesi olmadığı için Schengen vizesi İsviçre’yi kapsamıyor aslında ama Schengen vizeniz varsa İsviçre’ye giriş yapabiliyorsunuz. Sınır bildiğin sınır gibiydi, iki polis yolun ortasında durmuşlar, gelen geçen arabalara bakıp, geç diyorlardı. Yani pasaport kontrolü falan yok, sadece şöyle bir bakıp yolluyorlar.

Tabi bizi yollamadılar. Biri normal biri çekik gözlü ve kokusu on metre öteden hissedilebilen bisikletçiler olarak ilgi çekici geldik polis abilere. Bizi kenara çektiler ve o sırada yoldaki arabalar kafalarına göre geçiyordu. Denetim, böyle bir denetim yani sdjkfs. Pasaportları sordu, verdik, kenarda bekleyin dedi, biz de geçtik, başladık beklemeye. Koreliyle öyle havadan sudan sohbetimize devam ederken, bisikletin sağına soluna astığımız çöp poşetleri çarptı gözüme. Şunları atayım bari diye düşündüm. Başımızda bekleyen polise, “çöp kutunuzu kullanabilir miyim?” dedim, “yes” dedi, poşeti söktüm, kovaya yöneldim, “nooo, nooo” diye bir anda heyecanlandı adam asdfjlkas. Artık ilk sorduğumda ne anladıysa, bir anda fikrini değiştirdi. Tamam kanka, sakin ol deyip, geri bağladım poşeti. Bomba sanmış olabilir mi? 😛

İsviçre

Yaklaşık yirmi dakikalık bekleyiş sonunda pasaportlarla birlikte geri geldi. Koreliye, “Koreli misin?”, bana da “Türk müsün?” diye sordu ve çok ilginçtir, ikimiz de evet dedik asdfjkasd. Pasaportları verdi, “tamam mıyız?”, dedim, “tamam”, dedi ve tekrar tırmanmaya başladık. Gereksiz heyecan yarattı adamlar kendilerine. Gün boyunca orada durmak sıkıyor herhalde adamları.

Sınırı geçtikten sonra da insanlar hem Almanca hem İtalyanca konuşuyorlardı. Arabaların plakaları da İsviçre, Almanya ve İtalya karışıktı. Yol kenarındaki marketi görünce, cebimdeki son euroları burada harcayabileceğimi düşünüp markete daldım. Aslında bir diğer amacım her yeni ülkeye girdiğimde yaptığım gibi fiyatları değerlendirmekti. İlk baktığım şey tabiki bira fiyatları oldu dsjkf. Bira önemlidir. Market sınıra yakın olduğu için her iki ülkenin parası da burada kullanılabiliyordu. İki gündür bira içmediğim için iki tane 33’lük kaptım ve dışarı çıktım. Birini Koreliye almıştım ama istemedi. Canıma minnet. Ayaküstü biraları afiyetle anılacak cümlelere özne yaptıktan sonra tekrar yola koyulduk. Bakın, bira içince bana bir enerji geliyor, bunu inkar edecek değilim ama Koreli’yle aramın sürekli açılıyor olmasını da sadece buna bağlayamam. Her kilometrede durup beklemeye başlamıştım. Yine kendimi kandırıyordum tabi. Dünkü Stelvio çıkışından sonra yorgun olabileceğini söylüyordum kendime. Ayrıca 15 aylık bir turdaydı ve bisikletinde kışlık malzemeler de vardı. Yani çok ağırdı bisikleti. Bunu da bahanelerim arasına sıkıştırıyordum ama yine de bekleme işi canımı sıkıyordu biraz. Sabırsız bir piçim ben. Bunu kabul etmek gerek.

Lago di Poschiavo

Lago di Poschiavo

Geç çıkmamız, alışveriş, sınırda oyalanma, yemek faslı falan derken ancak 35 kilometre civarında bir yol yapmıştık ve artık kamp yeri bulmamız gereken saatlere ulaşmıştık. Haritada ilerideki kasabada güzel bir göl olduğu görülüyordu (Lago di Poschiavo). Göl kenarında bir yerlerde kamp yapabilirdik. Kasabaya ulaştık, göl kenarında biraz dinlendikten sonra  “Bisiklet Giremez” işareti olan tabelaya kıçımızın kenarıyla bir bakış attıktan sonra, sadece yayalar için olan gölün sağ kanadından sürmeye başladık. Gölün sol tarafından araç yolu geçiyordu, sağ tarafı ise yürüyüş parkı olarak bırakılmıştı. Ağaçların arasından, minik mağaraların içinden geçerek, kamp yapılacak uygun bir yer aramaya başladık. Ben yine önde yardırarak gidiyordum ve Koreli yine ortalarda görünmüyordu.

Lago di Poschiavo

Lago di Poschiavo

Lago di Poschiavo

Sonunda sağ taraftaki yükseltide piknik masaları, barbeküsü olan bir düzlük görünce ben oraya çıkıp mekanı kontrol ettim. Kamp için çok idealdi. Araç geçişi yok, yayalar yirmi metre aşağıdan geçiyorlar, sırtımız orman, önümüzde efsane bir göl manzarası. Daha ne olsun? Koreli de gelince, “burası kamp için bence uygun” dedim. “Burası çok açıklık değil mi?” dedi. Yok artık LeBron James. Mekan kamp yapmamız için bize yalvarıyordu, ayaklarımıza kapanmış, gitmeyin diye ağlıyordu. Orada kamp yapmazsam dünyanın tüm kampçıları tarafından aforoz edilirdim. Ama yine de, “peki”, dedim, “senin fikrin nedir?”. “Şöyle biraz daha orman içine girelim” dedi. “Hacı abi, burada kimse bizi görmez rahat ol. Ben buraya kuracağım çadırı” dedim. O da uydu. Telaşlanmakta belki haklıydı, zira bu ülkelerde kamp yapmak yasaktı ama havanın kararmaya yakın olduğu bir saatte hangi çılgın gelecekti buraya? Birkaç koşan insan geçtikten sonra kimse de kalmadı zaten.

Yemeklerimizi yaptık, şarabımızı içtik. Göl kenarında, şarap içerken başlayan yağmurun altında müzik dinlerken, normalde romantik olması gereken bir akşamı daha Koreli bir bisikletçiyle geçirdim.

This Article Has 3 Comments
  1. Osman Kıtay diyor ki:

    Kampı orada yapmasan dayağı bile hak edebilirdin. Şu Korelinin adresini ver de gidip döveyim ben 😀

  2. Andaç diyor ki:

    Koreli’ye bileniyoruz… 😀

  3. kabuk mu pelerin diyor ki:

    O bilinmeyen yolculukta beraber sürüklenen bir ceviz kabuğusu olmak. Garmin’e yapılan en sarkastik iltifat olabilir 🙂 betimlemelerini emiklemek istiyorum

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir