img_20160817_165025

Sakin…

Koreli ile sakin bir ayak üstü sohbetten sonra, birer kahve içtik. İki turcu buluşunca, “nereden gelip nereye gidersin ey yolcu” içerikli sohbet olmazsa olmaz tabi. Bu arkadaş 1,5 yıldır yolda ve 19.000 kilometre civarı yol yapmış. Hedefi İsviçre üzerinden Fransa, İspanya ve Portekiz’di. Avrupa’nın aşırı pahalılığından gına girmeye başladığı için, bir süredir benim de aklımda yolu kısaltıp, tekrar balkanlara dönme hissi yerleşmişti. Avrupa’da geçirilecek bir ay daha demek, paranın suyunu çekmesi ve beni biralardan uzak bırakması anlamına gelebilirdi sadfıasd. Aç kalabilirim ama birasız asla, madafaka! İçmeseydim, gezemezdim. Bazen hayat ayık çekilmiyor lan sdhsd

Neyse. Avrupa’dan dönmek istediğim için ve aslında biraz da yalnızlıktan sıkıldığım için Koreli ile devam etmeye karar verdim. Bir de, tura çıkmadan önce, başka bisikletçilerden okuduğumuz o yol hikayeleri var ya hani, başka bisikletlilerle tanışırlar, bir süre devam ederler falan. Şu ana kadar karşıma aynı istikamette giden kimse çıkmadığı için, biraz da bunu deneyimlemek istedim belki. Yalnızlığın etkisi daha büyük ama bunu kabul etmek gerek. Tabi bir de para sorunu. Lan amma bahane ürettim ya sadfjks.

DCIM100MEDIA

Stelvio İniş

Neyse. Beraber yola çıkmaya karar verdik. Hala Stelvio’nun tepesindeydik ve hala kıçımız donuyordu. Beyler, hayatta görebileceğiniz en güzel manzaralardan birine bakıyordum, bir amaç uğruna çekebileceğiniz acının en büyük ödülünü alıyordum, bir çok insanın hayalini kurduğu ama asla başaramayacağı yerdeydim belki ama kıç donması kadar kötüsü de yokmuş. Onu da tecrübe etmiş olduk. Seksendokuz kat giyindikten ve birbirimize “yüce manitu iniş takımlarına zeval vermesin” dedikten sonra, Stelvio’nun diğer tarafından inişe geçtik. Çıkışta bizi maymun eden yağmur bu tarafta yoktu ama inişle beraber soğuk havayı daha çok hissettiğimiz için eldivensiz ellerim iyice buz parmak dondurmalarına dönmüştü. Şekerlemeyi döksem yalar, çocukluğuma dönerdim. Önümde efsane bir manzara vardı ama çok üşüdüğüm için hızlı bir şekilde aşağı inme gayretindeydim. Arkama ne zaman dönsem Koreli yaklaşık bir iki yüz, üç yüz metre geriden geliyor ya da bir kenarda durmuş fotoğraf çekiyor oluyordu. Benim şarjlarımın neredeyse tamamı bittiği için ben fotoğraf işine çok fazla giremedim. Bu arada çıkışta işleri zorlaştırmak için yağmur yağıyorken, bu tarafta insanın içini ısıtan bir güneş bize gülümsüyordu. Dağı aştıktan sonra mevsim değişmişti sanki.

Stelvio

Stelvio’nun iniş tarafı, çıktığım tarafa göre daha farklıydı. Yolda çok sayıda tünel vardı ve bazı tüneller, iki arabanın yanyana geçemeyeceği kadar dar ve hatta bazıları bir mağara kadar ıssızdı. İnişte karşımıza çıkacak olan Bormio’yu geçip, uygun bir yerde kamp yapmaya karar vermiştik. Stelvio sonrasında günü erken bitirmek vücudu dinlendirmek için iyi gelecekti nihayetinde. Yol kenarında gördüğümüz çeşme kenarı ama açıklıkta olan yerlerde kamp atmayı teklif etmiştim ama Koreli, bu tür yerlerde kamp yapmadığını söyleyince işi ona bıraktım. İnsanlardan uzaklarda, orman içlerinde kamp yapmış bu zamana kadar. 1,5 yıldır yollarda olup, bu işi yaptığını göz önüne alınca, tecrübeli olabileceğine ikna oluyorsunuz haliyle.

Stelvio İniş

Velhasıl, kağıttan haritasından birkaç yola bakıp, ara yollara girip uygun bir yer bulmaya çalıştık. Bir tünelin yanındaki patikadan girip, çok da düzgün olmayan bir boşlukta çadırımızı kurduk. Kamp yeri konusunda çok başarılı olduğunu söyleyemeyeceğim ama yemek yapma konusunda iyiydi. Herkes kendisine yapıyor tabi. Soğanlı, domatesli, salçalı falan bir makarna yaptı kendine piç. Bende sadece kuru makarna var. İçine aldığım mısırla mantarı falan attım da bir şeye benzedi. Herifin makarnayı görünce bugüne kadar neler yediğimi sorguladım ister istemez. Özellikle Bosna’da herifin tekinin benden para istediği o nehir kenarında yaptığım pilav geldi aklıma, gözümden bir damla yaş süzüldü sdfhuasdf. Salça neymiş ya, görmeyeli uzun zaman olmuştu. Soğan diye bir şey mi vardı? Kamp yeri seçimlerinde pek iyi değildi ama uzakdoğuda böcek falan yiyen birine göre yemeklerini renklendirmeyi öğrenmişti sdafhuısda.

Yemek sonrası şarapları açmış, muhabbete girmiştik. Havadan sudan muhabbetler, tur hakkında muhabbetler, kamp hakkında muhabbetler derken konu, kamp sırasında hiç yabani hayvanla karşılaşıp karşılaşmadığımıza geldi. Ayı korkusu hariç gerçekten bir yabani hayvanla henüz karşılaşmamıştım ben. Ha, tabi Bosna’da tünelde yanımdan hızlıca geçip, bir de kornaya basan sığırı saymazsak. Sığır, pek yabani sayılmaz ama neyse. Konumuz bu değil. Koreli, ben ayı muhabbetini açana kadar, bu coğrafyada ayı olduğunu bilmiyormuş. Çekik gözleri açıldı adamın, anime karakterine döndü. O, bu zamana kadar yaban domuzlarından korkmuştu ama onlarla da henüz karşılaşmamıştık ikimiz de.

Stelvio İniş

Muhabbeti sonlandırıp, uyku faslına geçtik. Yattığım zemin rahat değildi. Eğim yüzünden de gece boyunca kendimi çadırın dip köşesine bulur şekilde uyanmaya başlamıştım. Son uyanmalardan birinde, çadırın hemen dibinden gelen “kork kork” sesleri, her zaman yanımda taşıdığım yusuflarımı harekete geçirdi ve hemen nefes almayı kestim ve dışardan gelen emire uyup, korkmaya başladım sdfssdk. Korelinin aşırı derecede şom ağızlı olduğunu o an anladım. Çok pis sövdüm piçe o an. Domuz hemen çadırımın yanı başındaydı ve sürekli bir şeyleri kazıyor gibi sesler çıkarıyordu. Domuzlar hakkında bildiğim, genelde yaralı olmadıkları ve yanlarında yavruları olmadığı sürece insanlara saldırmazlardı ama ses çıkarıp korkutmak istemiyordum. Zira domuz hayvanı, koşmaya başladığı anda yön değiştirmeksizin koşar ve önüne çıkan her şeyi ezer geçer. Zaten uzun zamandır geceleri uyanıp, saatlerce uyuyamama sorunu yaşıyordum, bir de bu piç çıktı, uyku iyice yalan oldu. Zombi gibi açılmıştı gözlerim. Domuzun sesleri kesilir gibi olduğunda gözlerim hafif kapanacak gibi oluyordu ama tam uykuya dalacağım anda yusufların uyarmasıyla tekrar uyanıp, domuzun hala çadırın dibinde olduğunu hissediyordum. Birkaç saat süren bu gerilimden sonra domuzun seslerini artık duymaz oldum ve tekrar uyuyabildim.

Sabah, yine her zamanki gibi erkenden kalktım ve hemen kahvaltı işine giriştim. Kahvemi yaptım, keyifli keyifli içtim. Aheste bir şekilde çadırımı topladım. Bisikleti yerleştirdim, üzerimi falan toparladım. Yola çıkmaya hazırdım artık ama Korelinin çadırda o ana kadar hiçbir hareket yoktu. Saati 9’u geçmişti ama adam hala uyuyordu aq sdahjkfsd. Neyse, dedim, sonuçta daha bir gün önce Stelvio’yu çıkmıştık, yorgun herhalde çocuk, dedim, normaldir, dedim.

img_20160817_165350

9:30 civarında uyandı eleman. Uzakdoğuluların o duyduğum ama hiç karşılaşmadığım rahatlığını gösterircesine çadırın kapısını açtı, uzunca esnedi. Benim hazır olduğumu görünce, hazırlanmaya başlar falan diye düşünmüştüm ama dünya sikinde değildi adamın asdfıasd. Sakin bir şekilde kalktı, bir kenara gidip işedi, tekrar çadıra ve uyku tulumuna girdi ve bunların hepsini o kadar sakin bir şekilde yapıyordu ki, orada hazır bir şekilde bekleyen benim için adeta bir Çin işkencesi gibiydi tüm bunlar. Beni tanıyanlar bilir, sabırsız bir piçimdir. Yine de ses çıkarmadan, oturduğum taşın üzerinden elemanı izlemeye devam ettim. Sakin bir şekilde çantasından kahvaltılıklarını çıkarttı. Sakin bir şekilde ekmeğine nutella sürdü. Sakin bir şekilde ısırdı, sakin bir şekilde çiğnedi. Amına kodumun her hareketini sanki ağır çekimde yapıyordu. Sakin bir şekilde bir parça bal aldı, sakin bir şekilde sürdü ekmeğine. Sakin bir şekilde muzunu soyup, sakin bir şekilde ısırdı. Sakin bir şekilde çiğnedi, sakin bir şekilde yuttu. O kadar sakindi ki, bu sakinlik beni çıldırtmak üzereydi. Yaklaşık yirmi dakika boyunca sakin bir şekilde sürüp, sakin bir şekilde yemesini izledim ve sonra sakin bir şekilde topladı her şeyini. Sakin bir şekilde çantasından espresso demliğini çıkarıp, sakin bir şekilde espressosunu yapıp, sakin bir şekilde içti. Sonra onları topladı sakin bir şekilde. Sakin bir şekilde bir sigara içti ve tüm bunları yaparken, hala uyku tulumunun içindeydi. Her şey o kadar ağır çekim ilerliyordu ki, yaşadığım anın gerçekliğinden şüphe duymaya başladım.

img_20160817_165025

Sakin bir şekilde toplanması bittiğinde saat 11’i bulmuştu. Vammısına koyim dedim, ben bu saate kadar 40 kilometre yol giderdim normalde dsklfasd. Neyse, dedim, dün Stelvio çıktık neticede, biraz dinlenmek, biraz sakinleşmek bizim de hakkımız, dedim. Tüm bunları düşünürken artık yola çıkmak için sabırsızlıktan çatlamak üzereydim. Sakin bir şekilde çıktık yola.

Sakinim ben. Ben sakinim. Sakinim. Sakin…

This Article Has 6 Comments
  1. veloforum diyor ki:

    Hay arkadaş ya, tanımadığın adamla yola çıkılmazmış demek ki. Gerçi bu bir bisiklet turu, yetişilecek bir hedef yok, acele etmeden relaks..sakin…
    Bakalım ne zaman kurtulacaksın elemandan, tu bi kontinued gibi oldu.

  2. Osman abinin Ükela hali diyor ki:

    İlahi Kılıçarslan 🙂

  3. freewheel diyor ki:

    Hey dostum, sakin ol! 🙂

  4. sakin mi pelerin diyor ki:

    Bu hikayeyi dinlemiştim ama okuduğum zaman, senin o içine büründüğün sabırsız ruhaliyeti varya off gözlerimin önünde müthiş keyifli aheau
    Anlatmak ve kelimelere dökmek arasındaki fark bu, bir insanı tanıyorsan onun yazdıklarını anlattığı andaki heyecanı ile yazdığını biliyor ve sanki o anlatıyormuş gibi onun sesinden okuyorsun. Senin bu yazıları yazarken duyduğun haz da böyle bir şey. İşte o yüzden her zaman yazamıyorsun, çünkü her zaman anlatmak gelmiyor içinden. Öperek sararım hayatını.

  5. Selçuk Tanaydın diyor ki:

    Sakin ol Şampiyon 👻🍻

  6. globetrotter diyor ki:

    Bu aralar işyerine Kore’den evrak geldiğinde aklıma bu yazı geliyor, her seferinde gülümsüyorum farkında olmadan😁

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir