İstanbul - Ormanlı

Isınma Turlarına Giriş v1

Isınma Turları – Ormanlı

Efendim selamlar!

Avrupa turuna çıkmadan önce, boyumun ölçüsünü alabileceğim ve sınırlarımı görebileceğim ufak turlar yapmaya çalışıyorum. Bu hafta boy ölçüsü aldırma uzmanı olan sevgili müdürüm Osman abiyle beraber Çatalca’nın Ormanlı köyüne pedalladık. Kamplı bir tur yapacağımız için tam teçhizat vurduk kendimizi yollara.

Bisiklet, gerçekten mazoşist bir zevk. İnsanın zevk için rahatından ve konforundan bu kadar ödün verdiği çok fazla hobi yoktur sanırım. Normal zamanda asla kalkmayacağın saatte kalkıyorsun, taşımayacağın kadar yük taşıyorsun, trafiğine, tozuna, yokuşuna, “beş dakika duralım kardeş!” diye bağıran dizlerine rağmen yüzünde sadece senin gibi hissedenlerin anlayabileceği bir sırıtış ile yola devam ediyorsun. Yine böyle bir durumda, normal zamanda asla kalkmayacağım bir saatte; sabah 5’te başladı 23 Nisan sabahımız. Üzerine yüklenen yüklerle 30 kilo civarında olan bisikletle, Üsküdar’a doğru ilk pedalı bastığımda saat 7’ye geliyordu. Üsküdar’a kadar sürekli iniş olduğundan kısa sürede Üsküdar’a vardım.

Bisiklet, yüklemiş olduğumuz malzemelerin ağırlığıyla beraber hızlandığında kamyon gibi gidiyor, ne çukurlar fark ediyor, ne tümsekler. İstanbul’un muhteşem yollarını düşündüğümüzde, bunun ne büyük bir nimet olduğunu bisiklete binenler anlayacaktır.

Vapura binip Eminönü’ne geçerek Osman abiyle buluştuk ve hiç beklemeden Sarıyer istikametine doğru sürmeye başladık. Saatin erken ve havanın kapalı olması nedeniyle yollar boştu. Hava açık olsa muhtemelen tüm İstanbul sahillere akıp, kahvaltı yapacak yer ararken bize o yolu çekilmez kılmak için birbiriyle yarışacaktı. Havanın kapalı olması “lan yağacak mı yoksa?” gerginliği yaratsa da, bir yandan da bu açıdan işimize geliyordu. Pek bir sıkıntı çekmeden, hızlı bir şekilde Sarıyer’den Bahçeköy yoluna saptık. Bu saate kadar deniz havası alarak geçen yolculuk, şimdi orman havası alarak geçiyordu. Yollar iyice tenhalaşmış, duyduğumuz tek ses kuşların cıvıltıları ve Bahçeköy’e çıkan yokuşu tırmanmaya çalışan Süper Cem’in ıkınmaları olmuştu 🙂 Kemerburgaz’a kadar orman yolları sabahımıza renk kattı.

Kemerburgaz’da kahvaltı molası verip, usul usul çaktırmadan yanımıza yanaşan amcanın bisiklet ve köyünden kovuluş maceralarını dinledik. Köyden kovulmasının bisikletle bir ilgisi yok ama kendisini övmeye devam etseydi bir sonraki turculara Osman abi tarafından kovuluş hikayesini de anlatabilirdi :p Amcayı idare edip, onu bir hikayeden mahrum bırakmış olmanın haklı gururunu yaşıyoruz 🙂

Kemerburgaz’dan sonra artık yolun profili değişmişti. Artık orman yok, otoban vardı ve tüm İstanbul’un ortak sorunu olan, bisikletçilerin korkulu rüyası, orman katliamlarının kuryesi sarı damperli kamyonlar vardı. Kan vardı, gözyaşı vardı, ihtiras vardı. Şaka lan, onlar yoktu ama baya bi rüzgar vardı. Otoban sürüşlerini bu yüzden pek sevmiyorum, inişi çıkışı uzun, gölgesi yok, yanından geçen araçlar hızlı, emniyet şeritleri şişe kırıklarıyla dolu; anlat anlat bitmez bir dert diyebiliriz ama yolu kısalttığı ve hızlandırdığı gerçeğini de görmezden gelemeyiz.

Isınma Turları

Düzlüklerde ve inişlerde yakın sürebildiğim Osman abiyle, yokuşlarda birbirinden artık pek hoşlanmayan iki sevgili gibi ayrılmaya başlıyorduk. İlk defa bu kadar yüklü bir bisikletle yola çıkmamın yanı sıra, uzun zamandır yüksek kilometreler yapmamış olmamın ve bu bahaneler haricindeki en büyük gerçek olan iyi bir tırmanışçı olmadığım ve güçsüz olduğum gerçeğini göz önüne alındığında Osman abinin bana baya bir sabrettiğini söylemem gerek 🙂 Aslında yokuşları bilerek yavaş tırmandım, bu sayede her yokuşun başında beni beklerken biraz dinlenmiş oldu. Yaşlı insanlara böyle iyilikler yapmamız gerek tabi.

Şaka lan, adam gömdü resmen beni. 🙁

Neyse!

Bir şekilde ite kaka, ine çıka, sarı damperli kamyonlarla birlikte önce üçüncü köprü, sonra yeni hava alanı inşaatlarının tozu toprağı içinde, katledilmiş yüz binlerce ağacın bıraktığı boşluğa bakarak yolumuza devam ettik. Özellikle şantiye girişlerine yakın bölümlerde yol çok bozuktu. Üçüncü hava alanı katliam bölgesini geçtiğimizde sarı damperli kamyonlardan, tozdan ve trafikten kurtulduk. Otobanın bundan sonraki bölümleri sakin ve muhabbet ederek geçti. Tek fazlalık sürekli beynimize beynimize esen rüzgar ve artık ağrımaya başlayan bacaklardı.

Otobandan Kestanelik çıkışından çıkıp, kamp yapmayı planladığımız Ormanlı köyüne doğru sürmeye başladık. Bu bölüme kadar alnımızın çatına vuran rüzgar, bu bölümden sonra arkamızdan esmeye başlamıştı. Yola girdikten bir süre sonra dinlenip, tekrar yola devam ettik. Yol genel olarak sakin, rüzgar arkamızda, yokuşlar yenilebilecek türdendi ve tüm bu veriler bize roketlemekten başka bir sonuç vermiyordu. Bacaklar iyice ısınmış, kaslar ağlamak üzereydi ama yedek depolardaki mazotu kullanıp kamyonu şaha kaldırdık. Ormanlı köyünü geçtikten sonra bizden önce kamp yerine varan arkadaşım Ufuk, eşi Özlem ve sevdiceğim Pelor kamp yerini bulmuş ve ilk biralarını yudumlamaya başlamıştı.

Hemen ateşi yakıp, sabahtan beri yaktığımız mazotu geri depolamaya başladık. Bacaklar rahatladı, mide rahatladı, biralar yudumlandı, şarkılar söylendi.

Adsız

Telefonun GPS’i çalışmadığı için bu turu kaydetme şansım olmadı ama tahmini olarak sabah 7’den, öğlen 15’e kadar 125km’lik bir sürüş yaptık. Yolda herhangi bir problem yaşamadık. Problemi yaşayanın İstanbul olduğunu, köy yollarında bile yanımızdan geçen sarı damperli kamyonlardan ve inşaatı süren projelerden anlayabiliyorduk. Yakında nefes alabilmek, bisiklete binebilmek, piknik ya da kamp yapabilmek için yaklaşık 150 kilometrelik mesafelere gitmek zorunda kalacağız. Ya da sahil kenarlarında metrekareye düşen 8 insandan biri olarak hayatımızı sürdüreceğiz.

Gidiş yolunun akıllarda kalan satır başları böyle, dönüş yolunda görüşürüz!

This Article Has 2 Comments
  1. Erdem Konyalı diyor ki:

    Süper bi yazı olmuş.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir